"Ve hepsine haykırmak istiyorum: onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin “medeni durum” dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak, ya da sayılmak benim gerçeğim değil (…) Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki (…) Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için (…) Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ben bütün bunların dışındayım.
Tezer Özlü / Yaşamın Ucuna Yolculuk
 
Kişisel tarihimizde gidebileceğimiz en uzak mesafe, hafıza diye tabir ettiğimiz, yaşantıları ve onlara ait temsilleri içimize hapseden olgunun müsaade ettiği ölçüdedir. İster gençliğinin keyfini süren biri ol istersen de bilim insanlarınca ortalamaya vurulan ömrünün sonlarına yaklaş, tecrübe ettiğin yaşam yeryüzünde var olmaya başladığın an ve şimdinin arasında kalmaya mahkûmdur.

Bu demektir ki, herkes içine fırlatılmış olduğu zaman ve mekânın uyarınca normallik algısını ve yaşam çizgisini şekillendirmek zorundadır. Zorundadır demekten imtina etmeyişimin sebebi dayatılanın içinde istediğin kadar eleştirel ol, söylemlerin kulağa hoş gelmekten başka bir işleve sahip olmayacaktır.

Hiç birimiz neden ‘’zamanı’’ geldiğinde biberonla doyurulduğumuzu, neden üst üste hücrelerden oluşan ve toprakla aramızdaki mesafeyi çoğaltan binalarda yaşadığımızı, para denilen icadın mahalle bakkalından ekmek almak edebiyatına has masumiyetten nemalanırken aslında en temel ihtiyacımız olan beslenme hakkımızı sınırlandırdığını düşünmemişizdir.

Bunu sezmiş olsak da hemen zihinlerimiz bulandırılmış, evrende zerreyi dahi temsil etmeyen zavallı mevcudiyetimiz toplum nezdinde norm dışı kalmaktan korkutulmuş, mevcut düzendeki ortalama insan profilini temsil etmeye zorlanmışızdır.

Papalagi, Samoa dilinde göğü delen adam manasına gelmekte. Erich Scheuermann’ın kaleme aldığı Göğü Delen Adam’da beyazlara neden bu ismi verdikleri şöyle anlatılır:

''Samoa'ya ilk misyoner yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip gelmişti.'' Çok uzak olmayan bir tarihte beyaz adam mecazı genişleterek gerçekten göğü delecektir. İcat ettiği aletleriyle maksadını aşarak yeryüzünde ve gökyüzünde mutlak hâkim olduğu zannına kapılıp tahribatlar yaratmakta pek mahir olacaktır.

1920 tarihinde Alman edebiyat camiasında eleştirel tavrı ve gerçekliğe tersten bakışı ile kayda değer ses getiren kitap, takip eden yıllarda birçok dile çevrilmiştir.

Kabile Reisi Tuiavii’nin Avrupa’da bulunduğu süre boyunca yaptığı gözlemleri halkına anlatmak üzere tuttuğu notlardan oluşan kitapta ‘’modern’’ insanı kıyafetleri, dünya algısı, Tanrı ile olan ilişkisi, zaman kavramına yüklediği mana, paraya tamahı, eğitim adı verilen kısır döngüsü, yaşadığı mekânların yapısı gibi günlük yaşam seyrinde asla gözümüze batmayan ‘’olağanlık’’ları ile ele almaktadır.

Tuiavii dış dünya ile henüz tanışmamış bir çocuk yalınlığında, bazı okuyucuların kibir sanabileceği bir üslupla günden güne makineleşen bizleri, kendimizle yüzleştiriyor, gelmiş bulunduğumuz son noktayla. Ve süratle onarılmaza gitmeye devam ettiğimiz o yabansı, kendinden uzak, varoluşuyla çelişkili kimliğimizle…

Kitabın anlatısı ve de sebep olduğu hissiyatla zıtlık arz eden ince, yalnızca yüz sayfalık hacmi, etki yaratmak için ihtiyaç duyulan ciltler dolusu bilgiyi de sorgulatıyor. Eserin sondan bir önceki alt başlığını , Tuiavii’nin baştan sona dikkat kesildiği tüm konuların ortak zemini olarak düşünebiliriz: Düşünmenin ölümcül hastalığı!

Bir papalagi olarak iddia ediyorum ki, düşünme illeti uygarlığı doğurmuştur. Doğurmuştur doğurmasına fakat sancıları uzayıp giden yankılara dönüşmüş, kendini tüketerek her gün düşünceleri duyularına düşman insanlar güruhu yaratmıştır. İki parçaya bölünmüş insanlar. Sanki ilahi bir buyrukmuşçasına düşünmeye mahkûm edilmişiz.

Bilmek zorunda oluşumuz eğitim sistemleri ile resmileştirilmiş, devlet ya da özel kurumlarca da bilmenin, düşünmenin neticesinde modern köleliklerimize, mesleklerimize sahip olmuşuz. Bu durum başlarda kalkınma adına kapitalizmin öne sürmüş olduğu bir döngü olmaktan çıkmış, zamanla yüceltilen ve bilgili, meslekli insanların dünyasına geçiş için bir bilet olmuştur. Bilgi, bilmek bunun için de gece gündüz düşünmek erdemdir (!)

Oysa düşünce gücüyle ifade edilmeyen, edilmemesi gereken şeyler vardır. Misal kitapta bahsi geçen güneşli hava örneği çok çarpıcıdır. Bir papalagi parlayan güneşle karşılaştı mı ‘’Güneş ne de güzel ışıldıyor’’ diye düşünmeye başlar. İşte yaşadığımız çağda aldığımız büyük yenilgi budur. Deneyimlerimizi yalnızca beynimizle, beynimizin temsil ettiği ‘’entelektüel seviye ile’’ yaşamak. Oysa bir Samoalı güneşi tüm bedeniyle yaşar. Isınır ve bırakır diğer tüm organları kendi başlarına düşünsünler. Yani hissederek. Gerçekten yaşayarak. Tuiavii diyor ki:

“Papalagi, öylesine çok düşünüyor ki, onun için düşünmek artık bir alışkanlık, bir gereksinim, neredeyse bir zorunluluk halini almış. Ha babam düşünmek zorunda. Düşünmeden bütün organlarıyla yaşamayı beceremiyor artık. Bütün duyuları derin uykulardayken, neredeyse hep kafasıyla yaşıyor yalnızca. Düşünme, düşünceler onu tutsak etmişler.”

Kübra Nur Uzun
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.