Ulus devletlerden federatif devletlere

1) Batılı medyada özellikle Ayn-el Arab (Kobani) meselesi itibariyle YPG ile ilgili yaratılan olumlu imajın bu ülke kamuoylarında yerleşmiş olması

2) YPG’yi kendi ulusal güvenliklerine doğrudan bir tehdit olarak görmemeleri

3) YPG’yi büyük oranda destekleyen ilişki tarihleri ve YPG içindeki önemli figürlerle doğrudan ilişkilenmiş olmaları

4) Bölgenin ulus devletlerden, federatif yapılara dönüştürülme sürecinde PKK-PYD’ye biçtikleri hayati rol etkili olacaktır.

Yine uluslararası toplumun ve medyanın, operasyonun ahlaki temelinin altını oymak için kullanacağı argümanlardan biri mülteciler meselesi olacaktır. Kesin sayı bilinmemekle birlikte Afrin kent merkezi ve kırsalında yaklaşık 1 milyon insanın yaşadığı kabul ediliyor.

Operasyonun ilk safhası itibariyle kötü senaryoya göre nüfusun yarısından fazlasının savaştan kaçmak için yerlerini terkedeceği varsayılıyor. Bu çapta büyük bir göç hareketinin temel nedenlerinden biri, Afrin’in Suriye’de fiili savaş görmemiş neredeyse tek şehir olması. Ancak bu kez önceki göç hareketlerinden farklı olarak nüfusun büyük bir bölümünün kuzeye, yani Türkiye’ye değil; güneye, yani rejimin denetimi altındaki Halep’e dönük olması bekleniyor. Halep’e doğru büyük bir göçmen akını YPG’nin ve ona destek veren aktör ve medyanın Türkiye’ye karşı kullanacakları ana propaganda alanlarından biri olacaktır.

ABD ile çatışmak ihtimal dahilinde mi?

ABD ise Afrin operasyonu konusunda sözlü olarak en sert açıklamalar yapan ülke olacaktır ancak askeri olarak Afrin’de herhangi bir ciddi eylem içine girmeyecektir. ABD kuvvetle muhtemel bu askeri operasyonu kınadığını açıklayarak Türkiye’ye operasyonu durdurması çağrısında bulunacaktır. Bu durum, halihazırda Türkiye’nin ABD ile zaten FETÖ, Halk Bankası Davası ve YPG’ye verdiği destek nedeniyle kötüleşmiş olan siyasi ilişkilerinin daha da bozulmasını, iki ülke arasındaki itimatsızlık duvarlarının daha da yükselmesini beraberinde getirecektir. ABD şimdilik, Münbiç ve Fırat’ın doğusunda operasyon olmadığı sürece Türkiye ile askeri bir karşılaşmayı seçenekler arasına almış değil. Ancak, Türkiye, uzun vadeli olarak ABD’nin bölgedeki politikalarının Türkiye ile askeri bir karşılaşmayı da mümkün kılacağının farkında.

Suriye’nin kuzeyinin 1) Coğrafi yapısı, 2) Linguistik-Kültürel özelliği, 3) Yönetim aktörünün doğası ile, bir yandan ise ABD’nin bölgesel bir dizaynı öngören “Ulus Devletler’den Federatif Devletler’e geçiş” projeksiyonundan kaynaklanıyor.

Suriye’nin kuzeyi ise Kuzey Irak’la kıyaslandığında üç temel neden dolayısıyla Türkiye aleyhine kayda geçirilebilecek çok daha büyük bir tehdit potansiyelini içinde barındırıyor:

  • • Coğrafi Yapı.

Kuzey Irak ile Türkiye arasında coğrafyanın çektiği doğal bir set var. Bu sınır hattının büyük bir kısmının dağlık olması Kuzey Irak ile Türkiye’nin güneyi arasında coğrafi bir bütünlüğe imkan vermez. Bu coğrafi devamsızlık veya kopukluk hali, Kuzey Irak menşeili Kürt yapılanmalarını Irak içindeki havzada kalmaya mecbur bırakmıştır. Oysa Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneyi arasında mutlak bir coğrafi devamlılık mevcut. Suruç’tan yüksek sesle bağıran bir kimse neredeyse Kobani’den, Nusaybin’de ıslık çalan bir kimse ise Kamışlı’dan duyulabilir. Bu sınır hattının büyük bir kısmının engebesiz, neredeyse avuç içi gibi dümdüz bağlantılı olması, Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmalara coğrafi olarak Türkiye içine doğru bir operasyonel imkan verir.

  • • Linguistik-Kültürel özellik.

Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneyi arasındaki coğrafi devamsızlık, iki bölge arasında linguistik-kültürel bir kopukluğu da beraberinde getirmiştir. Kuzey Irak’ta konuşulan Kürtçe’nin lehçe ve şiveleri ile Türkiye’de konuşulan Kürtçe’nin lehçe ve şiveleri arasında milliyetçi-romantik yaklaşımları bir kenara bırakırsak, oldukça farklılıklar söz konusudur. Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinin bir şivesi olan ve özellikle Zaho ve Duhok’ta konuşulan Behdini, Türkiye’de ancak bu şiveye özellikle çalışmış olanlar tarafından kamilen anlaşılabilir. Erbil ve Süleymaniye’de ana dil olan Soranice ise tıpkı Kurmanci gibi başlı başına Kürtçe’nin ayrı bir lehçesidir ve dilbilimciler lehçeler arasındaki farkın çoğunlukla neredeyse anlaşılabilirliği imkansız kıldığını bilir. Soranice konuşan Iraklı bir Kürt ile Türkiye’de en yaygın lehçe olan Kurmanci konuşan bir Kürd’ün “doğal” olarak birbirlerini anlamaları, bir Türkiye Türk’ü ile bir Kırgız Türk’ünün “doğal” olarak anlaşabilmelerinden daha fazla değildir. Aynı şekilde, sanılanın aksine Türkiye’nin Kürtlerin ağırlıkta olduğu birçok güney ilindeki kültürel ortam, yaşam biçimi ve toplumsal yapı, Erbil ve Süleymaniye’dekinden oldukça farklı iken, Erzurum ve Konya’dakine oldukça yakındır. Oysa Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneyi arasında coğrafi devamlılık beraberinde linguistik-kültürel devamlılığı da getirmiştir. Bu iki bölgede de ağırlıklı olarak konuşulan Kurmanci lehçesidir ve bir şive olarak bile ayrılmadığı söylenebilir. Nusaybin ile Kamışlı veya Suruç’ta konuşulan Kurmanci ile Kobani’de konuşulan Kurmanci “doğal” olarak bir devamlılık, bütünlük arzeder. Bu açıdan, Kuzey Irak’taki yapılanmalar Türkiye’nin içine doğru linguistik-kültürel kopukluk dolayısıyla bir toplumsal ideolojik mobilizasyon imkanına sahip değillerken, Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmalar Türkiye içindeki sosyolojide de kırılmalar yaratabilecekleri potansiyel bir ideolojik hareketlendirme, “siyasi görüş ihracı” gibi bir imkana sahipler.

  • • Yönetim Aktörünün Doğası

Devlet veya devletimsi yapılar temelde kendi egemenlik alanında yaşayan topluma sürdürülebilir bir refah düzeyi ve yaşanılabilir bir güvenlik ortamı sağlayarak meşruiyetlerini kurar. Örgütler ise çoğunlukla bir “refah ütopyası” vaadeder ve “ölüm” üzerinden meşruiyet inşa ederler. Bu açıdan, devlet-devletimsi yönetim aktörünün doğası ile örgüt yönetim aktörünün doğası farklıdır. Kuzey Irak’ta zaman zaman bazı sorunlar yaşasak da, Türkiye ile toplu bir çatışmadan kaçınan bir yapının olması, devletimsi özelliğinden kaynaklanır. Bugün halihazırda Kuzey Irak’taki yönetimle referandum sürecinde büyük bir kırılma yaşanmış olmasına rağmen, Türkiye ve Bölgesel Yönetim yetkilileri karşılıklı çıkar, güvenlik istikrarı, ekonomik ilişki, siyasi devamlılık gibi pek çok konuda rasyonel bir zeminde hala konuşabilir durumdalar. Muhatabın rasyonel bir resmi yapı olması, ilişkilerin yönetilebilirliğini kolaylaştıran bir etkendir. Ancak muhatap bir çeşit örgütsel aparat olduğu zaman ilişkilenme biçiminde ne karşılıklı çıkarın, ne ekonomik ilişkinin ne de siyasi devamlılığın konuşulabileceği rasyonel bir zemin bulunmaz çünkü örgütler bölgesel veya küresel güç ilişkileri içinde kolaylıkla ve çoğunlukla kuvvetli aktörler adına vekalet savaşı yürüten taşeronlara dönüşür. Yukarıdaki üç ana nedenden dolayı, Suriye’nin kuzeyinde egemen yapı PKK olduğu sürece bu bölge, Türkiye açısından hayat-memat derecesinde önemli bir tehdit olarak durmaya devam edecektir.

Neo Sykes-Picot planı ile yeni harita savaşları

Ayrıntılara girmeden, bilindiği üzere yüzyılın başında Sykes-Picot, I. Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916’da Kut’ül Amare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra, 16 Mayıs 1916 tarihinde Britanya ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı’nın Orta Doğu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli bir antlaşma olarak İngiltere adına Mark Sykes ve Fransa adına François Georges-Picot tarafından imzalandı. Bu antlaşmadan hareketle, Osmanlı toprakları üzerinde irili ufaklı birçok “Ulus Devlet” inşa edildi; bölge Ulus Devlet modeli esas alınarak kapsamlı bir dizayna tabi tutuldu. Bölge geçtğimiz yüzyılı neredeyse tamamını bu antlaşmanın yarattığı kaosla başetmeye çalışarak geçirmek zorunda kaldı. Yaklaşık yüz yıl sonra, şimdi yeni bir Sykes-Picot hevesi bu kez de önümüzdeki yüzyılımızı ipotek altına almak üzere yürürlüğe sokulmaya çalışılıyor. ABD’nin öncülüğünü yaptığı bu model, “mevcut siyasi haritaları değiştirmeden ulus devletlerin etnik ve mezhepsel olarak federatif devletlere dönüştürülmesi” fikri üzerine kurulu. Yüzyılın başında, İmparatorluğu parçalayıp yerine ulus devletler kurmaya çalışan Batı, bu süreçte kullandığı aktör olarak Arapları koymuş, onları harekete geçirrmişti. Yüz yıl sonra ise ulus devletleri federatif devletelere dönüştürmeye çalışırken “süreci tetikleyici aktör” rolünü Kürtlere biçmiş durumda. Bu federatif model, “etnik” olarak Kürtler, ”mezhepsel” olarak ise Şii Arap ve Sünni Arap ayrımına dayanıyor.

Bu modelin ilk evresi 1) Merkezi hükümetlerin, başkentlerin zayıflatılması ile başlıyor. 2)Merkezi hükümetin zayıflaması sonrasında oluşan güç boşluğu, periferide yeni güç merkezlerinin doğması sonucunu doğuruyor. 3) Merkezi yönetim bu güç merkezlerine karşı şiddete başvurarak kendi hakimiyetini yeniden kurmaya çalışıyor. 4) ABD ve diğer Batılı devletler merkezi hükümete yaptırım uyguluyor. 5) ABD ve diğer Batılı devletler yeni güç merkezlerini silahla destekliyor, onlara kısmi güvenlik şemsiyesi sağlıyor. 6)Yaşanan çatışmada aynı ülkeye ait olma duygusu zayıflıyor, toplumsal olarak duygusal bir kopuş yaşanıyor, birleştirici payda yok oluyor. 7) Kimlik aidiyeti etnisite veya mezhebe kayıyor. Bu aşamadan sonra ise artık önü alınamaz bir süreç olarak ikinci evre başlıyor: 1) Merkezi hükümet giderek daha sert önlemlere başvuruyor. 2) Ortaya çıkan yeni güç merkezleri etnik veya mezhep temelli yeni kimlik inşasını güçlendiriyor. 3) Devlet artık fiiliyatta bir bütünlük arzetmekten çıkıyor. Üçüncü evrede ise herkesin umutsuzca çıkış aradığı bu kaos ve kriz ortamında 1) Başta ABD olmak üzere Batılı devletler, de-facto olarak oluşmuş olan yeni yapının, sahadaki realitenin herkes tarafından kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. 2)Sorunların çözümü için en adil ve tek gerçekçi yaklaşım olarak güç paylaşımının resmileşmesini ve anayasal bir zemine bağlanmasını öneriyor.

Irak’ta 1991’deki 1. Körfez Harbi’nden 2003’e kadar yukarıdaki işleyişin birinci ve ikinci evresi uygulandı. 2003’teki 2. Körfez Harbi ile üçüncü evre tamamlandı: Irak bir federatif devlet, kuzeyde Kürt Bölgesel yönetimi, merkezde Şii hakimiyeti, Musul’da Sünni ağırlığı.Cumhurbaşkanı Kürt, Başbakan Şii, Meclis Başkanı Sünni. Etnik ve mezhep temelli güç paylaşımı ile, siyasi haritası değişmemiş, iki hatta birbirlerine karşı konumlanmış üç ayrı orduya sahip, fiilen bütün potansiyeli mefluc hale gelmiş bir devlet.

Yine benzer şekilde, Suriye krizini yakından takip edenler, bu krizin tarihçesine dair hafızasını diri tutmuş olanlar, Suriye’de birinci ve ikinci evrenin tamamlandığını, ABD’nin üçüncü evreye geçmek için hareket etmeye başladığını göreceklerdir. Suriye’nin kuzeyinde Kürt Federatif Yapısı, Akdeniz hattı boyunca Nusayri Hakimiyeti ve belki gelecekte Sünni ağırlıklı Halep, yani orta kuşak. Siyasi haritası değişmemiş, ama Kamışlı, Halep ve Şam olmak üzere üç ayrı federatif yapı, YPG (SDG), ÖSO ve Suriye Ordusu (ÖSO’nun bu ordu içine alınması ihtimali yüksek) olmak üzere birbiriyle kavgalı üç ayrı orduya sahip, potansiyeli mefluc hale getirilen bir Suriye planı.

Üstelik bu dizayn sadece Irak ve Suriye’yi kapsamıyor. Bölgede bugün veya gelecekte meydan okuyabilme potansiyeli olan her ülkeyi etkisizleştirmeye amaçlayan bir süreç olarak devam ediyor.

Böylesi bir dizayn ile ABD, üç ana motivasyonla hareket ediyor:

  • • Şimdi veya gelecekte meydan okuma potansiyeli olan bir merkezi hükümet veya başkent bırakmamak.

Bağdat meydan okudu, federasyonla cezalandırıldı. Şam, bir dönem meydan okumasının bedelini federasyon sonucu ile ödemek üzere.

  • • Siyasi olarak kırılgan yapılar yaratarak gelecek için hegemonik bir müdahale imkanını daima elde hazır tutmak.

Bu, diledikleri vakit çeşitli nedenlerle müdahale edebilecekleri, küçük dokunuşlarla kaosa sürükleyebilecekleri kırılgan yapıların sürekli bir “denge” esaretine mahkum edilmeleri anlamına geliyor.

  • • Her federatif yapıyı kendisini bir diğer federasyona karşı güvende hissetmesi için ABD desteğine mecbur bırakmak.

Erbil’in Bağdat karşısında, Kamışlı ve Halep’in Şam karşısında veya bir başka ülkeye karşı kendisine bulaşmasın diye daima ABD desteğine mahkum, daima Washington’un yeşil ışığına muhtaç, daima emre amade bir biçimde durduğu bir yapı.

Şimdilerde bölgede meydan okuyabilme potansiyeli olan sadece iki başkent kaldı: Ankara ve Tahran.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.