Sedat Demir'in sevdiği kadar kitapları onu sevmedi
Röportaj: Hakan GÖKSEL

Sosyal hesaplarında yayıncılık ile ilgili (ellerinden öpüyorum) annesinin görüşlerini paylaşırken dikkatimi çekti Sedat Demir. Kendisini öncesinden tanıyorum fakat bu röportaja konu olması bir tanışıklıktan ziyade anlatacaklarını merak ediyor olmamdı.. Sıradan, didaktik, içerisinde hayal kırıklığı barındırmayan her fiile karşı olduğu kadar benimle oturup resmi bir söyleşi de yapmayacağını bildiğimden "içinden nasıl geliyorsa öyle anlat Sedat" diyerek başladım söyleşiye...  Sedat Demir, Dedalus Yayınları'nın sahibi... Annesinin sözünü dinlese şimdiye çoktan çoluk çocuğa karışır sabit maaşlı bir işi olurdu... 

* Merhaba Sedat, otursana.


Merhaba Hakan, oturayım, sağolasın. Yayıncılıkla ilgili konuşacağız sanırım ama, ne önemli bir adamım ne de önemli bir yayıncı. Sadece sevdiğim kitapları basıyorum, başka bir iş çok elimden gelmiyor. Keşke bir zanaatım olsaydı. Büfecilik, marangozluk, ciltçilik…

* Abi sakin. Ne zanaatı, modern zamanlarda yaşıyoruz. Cevabını senin çok iyi bildiğin soruları soracağım. Belli ki seviyorsun bu işi ama para derdin yok mu? Kazanabileceğin başka alanlar var. 

Seviyorum abi.  Başlarken bugün başıma ne geleceğini, ileride ne olacağını bilerek başladım. Yani beklentim belli en baştan. Neye talip olduğumu biliyorum, nasıl çivili bir tahtada uyuyacağımı.

Para derdim olmaz olur mu. Henüz bir ailem olamadı. Yaşıtlarım, çocuklarını üniversiteye gönderiyor. Onların yerine vizeye, finale giren arkadaşlarım var. Ben onların oğullarıyla halı sahada top oynuyorum. Tamam bu keyifli, ama biraz da buruk inan ki.

Yayıncılık böyle bir şey. Yorucu. Bazen kendi konumumu tanımlamaya çalışıyorum. Kargocu, depocu, editör, halklailişkilerci… Yakın zamanda bir tanım buldum, sanırım Cem Akaş’tandı: Lektör. Bulunca “Lektör!” diye bağırdım.

O zaman yüküm hafifledi. Bazen her işi yaptığınızda kafanız karışıyor, kim olduğunuz unutuyorsunuz. Aynı işleri yapıyorum ama bu statü bana derin bir nefes aldırdı, yük hafifledi.

Mesela yazar, editör karşınıza geçiyor, onları ağırlıyorsunuz, onlarla çalışıyorsunuz. Şimdi ister istemez, onlar da haklı, karşılarına depocu ya da fatura kesen insan olarak oturursanız, edebiyatla, Türkçeyle ilişkiniz yok gibi görünüyor.

Tevazu gösterirken söylediğiniz kelimelerin gerçek olduğu zannına kapılıyor insanlar, metinlerinden ya da başka nedenlerden dolayı teveccüh gösteremediğiniz insanlar size kötü davranabiliyorlar.  Ama lektör kelimesini fark edince müthiş rahatladım, ne yalan söyleyeyim.

Sedat Demir (Soldan ikinci) ve ekibi... ​


* Lektör mü ilginç bak şimdi ben de merak ettim... 

Lektör, yayınevinden hangi kitapların çıkacağına karar veren insanmış. Yayın yönetmeni, editör, lektör. Bunlar iç içe geçmiş kavramlar. Başka zaman üzerlerine konuşuruz. Tam tanım yok aslında, mesela annenize açıklayamıyorsunuz. Bu bile üzücü, tek başına.

* Dramatize etmeden konuşursak. Ben annenin bu işe ne dediğini çok merak ediyorum.

Annenin İlk önceleri ne yaptığımı bilmiyordu. Bir yayınevinde staj yaptığımı, orada maaşımın ileride iyi olacağını düşünüyordu. Bu yalanı pek uzun süre saklayamadım, sonunda söyledim. Kızdı, kitaplığımın önünde durup, “hep bunlar yüzünden bu işler başımıza açıldı,” dedi ve gitti.

Ben de durduğu yere geçip baktım kitaplara. Evet, doğru söylüyor olabilirdi ama çok anlamadım onun ne demek istediğini. Üzülüyor işte. Kahvaltıda bana çok iyi davranmıyor mesela. Uzun uzun anlatıyorum, işte diyorum önemli ve değerli bir iş, diyorum. Yapılanlar ortada. Bu iş emek-sermaye işi, diyorum. Sabretmek lazım. Ben böyle uzun uzun konuşurken, onun beni dinlediğini düşünürken, “kalk bir çay koy, bir işe yara, aidatı verdin mi, elektrik faturası” gibi sözler ediyor.

* Peki. İyi kitaplar çıkartıyorsun. Aslından çeviriler, çağdaş edebiyat, Türk edebiyatı.  Değerlendirdiğin kitaplar okunuyor mu?

Türkiye’deki gerçek edebiyat okuru sayısı üzerine konuşmayalım derim. Mızmızlanmaya gerek yok. Yavaş yavaş ilgi artıyor gibi. Sabretmek lazım. Şöyle bir eksen etrafında gelişiyor olaylar: Latin edebiyatı ve Güney-Orta Avrupa edebiyatı bir klik var. Biraz herkesin bildiği gibi görünen.

Ben de sanki yokmuş gibi görünen İskandinav ve Balkan edebiyatına bakayım dedim. Birisi komşumuz, diğeri diğeri de uzak olduğu için dikkatimi çekti.

İspanyolca, Almanca, Macarca, Gürcüce, Rusça gibi dillerden var tabi kitaplar. Hatta yakında Malayca, Japonca, Farsça, Arapça gibi dillerden de kurmacalar geliyor ama benim için bu ikisi önemli. Bir çoğu, eğer denebilirse, Modern Klasiklerden. Sanırım zaman gerekiyor.

* Eco üzerine bir çalışman varmış, duyumlarıma göre o da geliyorumuş. Ayrıca bildiğim kadarıyla doktora öğrencisin. Bir de hikâye kitabın basıldı…

Evet, annem bilmiyor. Hikâye kitabımı. O, beni geceleri tezimle uğraştığımı sanıyor, “en azından okula gir,” diyor. Bilmese daha iyi olur.

* Tevazu yapıyorsun.

Şaka bir yana basıldıktan iki ay sonra öğrendi. Bekledim görmesini iki ay, görmeyince “bak, bu da benim öyküler, basıldı” dedim.

“İyi bakalım, hayırlı olsun,” dedi.  Doktora devam ediyor, tez bitmiyor. Eco da geliyor. Çok yakında. 

* Umarım tezin Eco'yu yerinde ters çevirmezsin, bekliyoruz. Peki bu devirde cidden hikaye okunuyor mu? Yoksa herkes kendi nişinde mutlu mesut ucuz kâğıdın tadını mı çıkarıyor?

Nasıl denir: Çıkan hikâye kitaplarının sayısı çok fazla geçmişe göre. Birçok nedeni olabilir. Yayınevi çokluğu, bireysel yayıncılığın yaygınlaşması, romandan daha kısa görünmesi nedeniyle –tabi ki değil, bir öykü ve bir roman birer aynı evren ve niteliği doğrultusunda ikisi de farklı büyüklükte- herkesin hikâye yazmayı daha kolay bulması gibi. Okunup okunmadığını çok bilmiyorum.

Okumaktan kastımız, onun nitelikli düzeyde okunmasıysa, bunun böyle olduğunu çok söyleyemem. Bir başka tehlike de son birkaç yıldır baş gösterdi: Dünya görüşleri keskinleşti ve neredeyse herkes kendisine bu anlamda yakın olan için yazıyor ve bu anlamda kendisine uzak olanı okumuyor. Bu da aslında uzun bir hikaye.

* Abi, sence zengin bir eş bulmak mı, yoksa zengin edecek bir kitap mı bulmak daha kolay?

İlki konusunda diyebileceğim bir şey yok gibi, çok deneyimsizim. Fakir olanıyla da başıma gelmiş değil. İkincisi konusunda da aynı şeyi söyleyebilirim.

Bir de ben aşka inanıyorum. Burada hayatım konusunda daha fazla ayrıntıya girmeyeyim. 

Ama fakirleştirecek kitabı bulmak konusunda iyiyimdir. Ne demiştik, lektörlüğünü yaptığım her kitabı seviyorum.

* Matbaacı ve dağıtımcılarla aran nasıl?

Oldukça iyi, onları çok seviyorum.

* Tekrar buluşup konuşur muyuz, uzun uzun?

Valla güzel olur.

* Bu sefer de yemek ısmarlamadın… Sedat Sedat nereye kayboldun…

****

hakangoksel@dosyahaber.com








 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Zeynep Kamil 4 yıl önce

sayın sedat demir,i de dedalus ekibine çok sevdik ısındık hemen, umarım daim olurlar ve dedalustan sevgi eksik olmaz.
*ayrıca çok mu ponçikler miymiş ne :)