Devletin ve toplumun temeli asırlardır araştırılan, tartışılan konulardandır. Bu anlamda John Locke,  Jean Jacques Rousseau ve Thomas Hobbes’un iddiaları halen önemle ele alınmaktadır. Devletin ve toplumun varlığını Locke ile Rousseau bireylerin iyi, Hobbes ise kötü tabiatına dayandırmaktadır.

Locke ve Rousseau bireylerin uyumlu olup daha uygar bir hayat adına iradelerini iyi niyet ile topluma ve devlete bıraktığına işaret etmektedir. Hobbes ise bireylerin uyumlu olmayıp diğerlerinden korunma adına iradelerini topluma ve devlete bıraktığını ifade etmektedir. Burada Hobbes’un iddiaları daha makul görülmektedir.

Hobbes, doğa halinde bireylerin mücadele halinde olduğunu vurgulamaktadır. Bu mücadelenin temelinde bireylerin bencil, doyumsuz ve tatminsiz ruh hali bulunmaktadır. Hem siyasilerce hem sosyologlarca önemli bulunan fikre göre bireylerden kuvvetli olan gücünden yararlanarak kuvvetsiz olanın elinden yiyecekleri içecekleri ve barınakları alır.

 Bu durum devam eder durur, şiddet giderek artar ve bireyler çareyi bir araya gelerek kuvvetlerini bir kendilerinden daha kuvvetli, daha kuşatıcı bir iradeye devretmekte görür. Bir protokol yapılır ve toplum ile devlet hayat bulur.

Teoride toplumun ve devletin varlığı böyledir.  Toplum ve devlet bir protokolün, sözleşmenin ürünüdür. Bu protokolün, sözleşmenin en önemli, en görünür ürünlerinden biri de kuşku yok anayasadır.  Neden mi? Açıklayalım.

Şu muhakkak anayasa, toplumun tamamının değil de önemli bölümünün onayının ardından yazılmaktadır ve her bireyi bağlamaktadır.  Bu yanı ile metin kuşatıcıdır, kuşatıcı olmalıdır. Devletin şeklini, organlarını, organlarının uyumunu temin eden; hakları ve ödevleri belirleyen; bireyleri koruyup kollamayı, hukuk kurumlarını bağımsız, tarafsız kılmayı temel alan anayasa dönemin ruhuna da uygun olmalıdır.

 İşte 12 Eylül askeri darbesinin ardından toplumun önüne konan 1982 Anayasası bu iki temenni veya gereklilik içeren tümce ile ilgili değildir.  Bir defa bu anayasa kuşatıcı değildir. Neden?  Bonapartist bir anlayış ile yapılmıştır ve toplumun oyunu alan parlamenterlere ve icracılara güvenmemektedir.  

Bunu maddelerden, maddelerin ruhundan anlamak mümkündür. Bunu belli mercilerin varlığından anlamak mümkündür. 1982 Anayasası dönemin ruhuna da uygun değildir ki, buna metnin 18 defa yenilenmesi, 112 maddesinin tekrar ele alınması örnektir.  

Yani yamalı bohçaya dönen anayasanın tarihte yerini alması gerektiği muhakkaktır. Böyle bir adım en çok 12 Eylül mağdurlarını ve ailelerini mutlu eder, halkı memnun eder.   

Tabii anayasanın sorunlu alanlarının ele alındığı ortada. Devletin şekli ile ilgili sorun görünmüyor. Haklar ile ilgili de önemli bir sorun görünmüyor. Esas sorun yönetim ile ilgili maddelerde.  Malum Türkiye parlamenter sistem ile idare ediliyor. Bu sistem iki başlılığa neden oluyor. “Yürütmenin başı kim?” sorusu akılları devamlı akılları meşgul ediyor, tartışmalar doğuruyor.  

Bu anlamda Çankaya’nın dönem dönem tartışmaların odağına oturduğu da her birimizin hatırında. Özal ile Demirel’in, Sezer ile Erdoğan’ın belli konularda karşı karşıya geldiği belleklerde. Bu sorunu giderecek bir adımı atmakta fayda var. 367 bunalımı halen ele alınıyor.

Bunalımı aşma adına 2007 referandumuna gidilerek Çankaya’da oturacak ismin halk tarafından seçilmesine karar verilmesi ile esasında yarı başkanlık sistemine geçildiği aşikâr. Bu karar ile görev alanı yeniden tanımlanmasa da halk tarafından seçilmesi Cumhurbaşkanı’nı daha da kuvvetlendiriyor.

Prof. Dr. Erdal Onar da bir kitabında buna değiniyor. Onar’a göre parlamenter sistemde 1982 Anayasası dâhilinde gücünü halktan alan bir Cumhurbaşkanının varlığı konuyu daha karmaşık kılabilir.

Şunu unutmamak gerekiyor halkoyu ile göreve gelen Cumhurbaşkanı ile yine halkoyu ile göreve gelen hükumet aynı görüşleri paylaşmayabilir. Bu durum Cumhurbaşkanı ile hükumet didişmesi getirebilir ki sorun halen devam etmektedir. 

Öte yandan halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığı da pek çok polemiğe konu olmaktadır, olacak gibi görünmektedir. Neden? Çünkü Cumhurbaşkanı adayları seçilmek için bir siyasi grubu yanına ya da ardına alma gayretine girmektedir.

Onun için gerek göreve talip olan gerek göreve tekrar talip olan aday siyasi grubun taleplerini karşılamaya çabalamaktadır Bu durum tarafsızlığı bir mit haline getirmektedir. 

Tabii sorunlar belli, çareler de belli. Çarelerden en uygunu başkanlık sistemidir. ABD’de uygulanan hali ile sistem başarılıdır. İki başlı değil de tek başlı yönetimin yolu bu sistemden geçmektedir.

Erkleri katı şekilde ayırmanın yolu bu sistemden geçmektedir.  Nasıl mı? Yürütme görevini başkan ve parlamento dışından atayacağı bakanlar ifa edecektir.  Parlamento da görevde olacak, kanun yapacak ve yenileyecektir.  

Siyasi gruplar kararlarında hür olacaktır, parlamento dışından emir veya talimat almayacaktır. Parlamento başkanı denetleyecek ve belli durumlarda (rüşvet, vatana ihanet) görevden alabilecektir. 

Başkanlık sistemi ile siyasi tıkanıklıklar aşılacaktır. Seçim barajı ortadan kalkacak, siyasi yapıların temsil oranı artacaktır. Doğal olarak koalisyon ihtimali ortadan kalkacak, parlamento feshedilemeyecektir.

Burada ana hatları ile sözü edilen yeni anayasa ve başkanlık sisteminin hayata geçip geçmemesi siyasi grupların iradesine ve halkın tercihi ile şekillenecektir. Olacakları göreceğiz.

bugrakardan@dosyahaber.com
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.